KAN TER GÖZYAŞI VE BİR AVUÇ PAPATYA...
Bu bir “başardım” yazısı değil.
Ne alnımda ışıldayan bir madalya, ne de herkesin önünde verilen bir ödül var bu hikâyede.
Bu, bir iç döküş.
Hem karmaşık hem de çok gerçek bir ruh hâlinin satırlara sığmış hali.
Ağlamalı, gülmeli, hayıflanmalı, cesaret toplamaya çalışmalı, içten içe söylenmeli, sonra tekrar gülmeli bir hikâye.
İnsan olduğunu iliklerine kadar hissettiğin anlardan biri…
Sabahın körü.
Güne korkuyla başlıyorum.
Buz gibi suyun hayalini bile kurarken titriyor insan. Elin yüzün uyuşacak, ayaklarını hissedemeyeceksin, biliyorsun. Dalgalar gözünü korkutuyor ama yapacak bir şey yok, girilecek o suya.
Bora’yla birbirimize bakıyoruz. Gözlerde soru: “Gerçekten yapacak mıyız bunu?”
1.2 km yüzülecek.
Bodrum’un yeşil-mavi sularında, 17 derece.
Sonra bisiklet.
Sonra koşu.
Ama önce şu lanet dalgalar…
“Bırakalım mı?” diyoruz kendi kendimize.
“Ne gerek var, deli miyiz biz?”
Ama etraf…
İnsanlar zırh gibi wetsuit’leriyle hazır. Boneler takılmış, gözlükler yerleştirilmiş. Kimse geri dönmüyor.
Mecburen giriyoruz suya.
İliklerime kadar işleyen soğukla birlikte başlıyorum yüzmeye.
Ama dalgalarla savaş başka bir şeymiş…
Yüzdükçe yaklaşacağımı sanıyorum ama her kulaç sanki beni daha da uzaklaştırıyor.
Yalnız değilim, biliyorum. Yanımda bir başka yüzen var, onun varlığıyla kendime moral veriyorum:
“Sonuncu değilsin kızım, yapabilirsin. Neler atlattın sen, bu da geçer…”
Zor da olsa sudan çıkıyorum.
Geçen seneki gibi çığlık çığlığa değilim bu sefer.
Sakinim.
Bayrağı Cüneyt’e devrediyorum, içimden “Hadi sıra sende, ben biraz soluklanayım” diyorum.
Ama o bekleyiş yok mu…
Beklemek yapmaktan da zor bazen.
Görünüyor sonunda, Cüneyt geliyor.
Sıra yine bende.
60 km bisiklet sonrası, 15 km’lik koşu…
Ama daha 200 metre olmadan kendimi yerde buluyorum.
Düşerken bile düşünceler geçiyor aklımdan: “Oha düşüyorum!”
O kadar hızlı ki beyin, daha yere yapışmadan ne varsa geçiyor gözümün önünden.
Yerdeyim.
Acı yavaş yavaş yayılıyor.
Dizim, elim, canım yanıyor ama döndüm starta.
Ekibe gösteriyorum, kontrol ediyorlar.
Verdikleri cevap kısa ve net:
“Hadi yola devam. Bu yara bere koşmana engel değil.”
İtiraz yok, başlıyorum tekrar.
Ama bu koşu…
Hayatımda çıktığım en zor parkur olabilir.
Bitmek bilmeyen yokuşlar, ağırlaşan bedenim, yara acısı, hırs, yorgunluk, utanç, korku…
Hepsi bir arada.
Ve bir an geliyor…
Bir yokuşun ortasında soluğum kesiliyor, ağlayacağım ama nefes alamıyorum.
O noktada içimdeki her şey taşma noktasında.
“Ağlama da yasak burada” diyorum kendime, “yokuş bitince ağlarsın.”
Ama yokuş bitince bir şey oluyor.
Gözyaşı gülmeye evriliyor.
Hangi duygudan olduğu belli değil.
Doğayla birlikte inişli çıkışlı duygularım da dönüşüyor.
Gülerek koşuyorum son kilometreleri.
Bazen kıkırdayarak, bazen dişimi sıkarak…
Ve son.
Bitiriyorum.
Dizimden süzülen kan, toz, kir, alın teri…
Elimde bir avuç papatya.
Gerçek anlamda kan, ter ve gözyaşı…
Ama içinde minnet, şükür, yaşadığını hissetme duygusu.
Kan aktı, ter döküldü, gözyaşı da cabası…
Ama hiçbir şey yolumdan çeviremedi beni.
Çünkü ben düşsem de kalkmasını bilenlerdenim.
Korksam da devam eden, yorulsam da vazgeçmeyen…
Bu da geçti.
Haydi bakalım hayat, sıradaki neyse gönder gelsin...
Hayiye- Dizinde yara, elinde papatya, gözünde umutla...
16.04.2025
Ah Hayriye... Okurken gözlerim doldu! Helal olsun valla! Emeğine, disiplinine, azmine.. helal olsun :)
ReplyDelete