Posts

Image
  Modern Hayattan Kaçmak Değil, Onu Çözmek: Erlend Loe Üçlemesi Üzerine Bazı yazarlar hikâye anlatır. Bazıları ise bir ruh halini yakalar. Erlend Loe ikinci grupta. Onun metinlerinde büyük olaylar, dramatik kırılmalar ya da yüksek sesli çatışmalar yok. Ama derin bir huzursuzluk var. Ve o huzursuzluk tanıdık. Erlend Loe’nun üçlemesini okurken sürekli şunu düşündüm: Bu hikâyeler aslında bir kaçış anlatmıyor. Bir yüzleşme anlatıyor. Modern hayatla, başarı fikriyle, yetişkinlik rolüyle ve “normal” sayılan her şeyle sessiz bir hesaplaşma. Doppler’in ormana gitmesi fiziksel bir kaçış gibi görünse de aslında sembolik. Çünkü mesele şehirden uzaklaşmak değil; gürültüden uzaklaşmak. Statüden, performanstan, sürekli üretme ve görünür olma baskısından uzaklaşmak. Onun yaptığı radikal. Bizim yaptığımız ise çoğu zaman daha sofistike: İçimizde geri çekiliyoruz. Ama kalıyoruz. Loe’nun farkı burada. O dramatize etmiyor. Bağırmıyor. Sisteme manifesto yazmıyor. Sadece absürt olanı sade bir dille göst...
KAÇIŞ Derin bir ikilem Bir an dip, bir an gök. Bir an dur diyen zaman, bir an geç diye yalvaran ben. Bir yanı esaret, bir yanı özgürlüğe açılan adım. Varlığında güç, yokluğunda dermanı söken bir tutku. Uçurum çok, derinlik fazla. Dokunacak kadar yakın, ulaşamayacak kadar uzak. Gülümseme tatlı, acı derin. Hem var, hem yok. Ben gibi; sonsuz, ama hiç olmamış gibi. Rüya… ve uyanınca da geçmeyen. Bir sınav bu. Cevabı olmayan.
KENDİMCE SORGULAMALARDA BUGÜN :) SERZENİŞ... Bazen biri bir şey söylüyor, küçücük bir eleştiri, bir ima… Ve içime koca bir taş oturuyor. Sanki ciğerimin üzerine bir fil çökmüş gibi. Nefesim hızlanıyor, zihnim bulanıyor. Sinirleniyorum. Kabullenemiyorum. Ama aslında en çok kendime sinirleniyorum. Bu kızgınlık, özgüven eksikliği mi? Yoksa hata yaptığımın yüzüme vurulması mı? Yoksa “Ben daha iyiyim, daha zekiyim” dediğim kendime ihanet gibi mi geliyor o hata? Belki de bu kadar küçük hatalar yapmam, kendime koyduğum yüksek standartlara yakışmıyor. Ve evet, belki de başkalarının ne düşündüğünü fazla önemsiyorum, istemesem bile. İspat çabası. “Ben öyle biri değilim” deme arzusu. Gününü gösterme isteği. Ama sonra şunu soruyorum kendime: “Gerçekten neden bu kadar umursuyorum?” Belki de mesele dışarıda değil, içimde. Kendime söylediğim sözde: “Sen hatasız olmalısın.” Oysa ben süper olmak zorunda değilim. Mükemmel hiç değilim. Ama değerliyim. Ve bu değer, başkalarının onayıyla ölçülmez. Beni ben...
Image
   Bazi Günler Zamanı Tutamıyorum Bazı sabahlar perdeler açılmadan uyanıyorum. Hangi şehirdeyim, hangi halin içindeyim, kim için koşuyorum tam seçemeden. Dışarıdan net, içeriden bulanığım. İnsanlar ne kadar düzenli yaşadığımı sanıyor, bir bilseler… İçimde kaç versiyonum konuşuyor her sabah: biri koşuyor, biri kalıyor, biri susuyor. Zihnim 180 km hızla giderken, yolda duran tabelaları okuyamıyorum. Bazen kendi hızımda tökezliyorum. Hırs mı? Belki. Belki de o, bana bir zamanlar “buradan kaç” diyen çocuk halimin sesi. Bazı öğlenler ofiste cama bakarken yakalıyorum kendimi; bir Teams ekranında donmuş bakışlar arasında aslında içimden başka bir dünyanın hayalini kuruyorum. Belki güneye kaçsam? Belki sabah kahvemi bir rüzgarın sesiyle içsem? Ama sonra bir tablo geliyor önüme: rakamlar, hedefler, sunumlar… Hayal dediğin şey pause’a basılmış gibi. Evdeyse zaman farklı akıyor. Minicik bir parmak elime dolanıyor, bir gülümseme gözümün kenarına umut çiziyor. O an durmak istiyorum. Ama ça...
Image
KAN TER GÖZYAŞI VE BİR AVUÇ PAPATYA... Bu bir “başardım” yazısı değil. Ne alnımda ışıldayan bir madalya, ne de herkesin önünde verilen bir ödül var bu hikâyede. Bu, bir iç döküş. Hem karmaşık hem de çok gerçek bir ruh hâlinin satırlara sığmış hali. Ağlamalı, gülmeli, hayıflanmalı, cesaret toplamaya çalışmalı, içten içe söylenmeli, sonra tekrar gülmeli bir hikâye. İnsan olduğunu iliklerine kadar hissettiğin anlardan biri… Sabahın körü. Güne korkuyla başlıyorum. Buz gibi suyun hayalini bile kurarken titriyor insan. Elin yüzün uyuşacak, ayaklarını hissedemeyeceksin, biliyorsun. Dalgalar gözünü korkutuyor ama yapacak bir şey yok, girilecek o suya. Bora’yla birbirimize bakıyoruz. Gözlerde soru: “Gerçekten yapacak mıyız bunu?” 1.2 km yüzülecek. Bodrum’un yeşil-mavi sularında, 17 derece. Sonra bisiklet. Sonra koşu. Ama önce şu lanet dalgalar… “Bırakalım mı?” diyoruz kendi kendimize. “Ne gerek var, deli miyiz biz?” Ama etraf… İnsanlar zırh gibi wetsuit’leriyle hazır. Boneler takılmış, gözlükle...
Image
  Aile Yalanları: Görünenin Ötesindeki Hayatlar Taze bitmiş, ruhuma inceden dokunmuş, hafızamda yer bulmuş kitapların bloglarını hemen paylaşmayı çok seviyorum. Çünkü biliyorum ki o hissiyat zamanla azalıp yok olacak, beyin eski düşünme moduna, duygular normal ayarlarına dönecek. O yüzden, taptaze bir kitap yansıması size… Nermin Yıldırım - Aile Yalanları . Meğer tiyatrosu da varmış! Hâlâ oynuyorsa bilet alın derim, çünkü beni ezdi geçti yine. Sahi, her şeyden bu kadar hızlı ne ara etkilenir olduk? O kadar çok şey yaşıyoruz ki, ruhumuz paramparça, hassaslık zirvede. Düşünüyorum da, her şeye hislenir oldum. Neyse, en azından insanlığımızı hatırlatıyor, bozmayalım… Bazen bir hikâye, içimizde adını koyamadığımız duyguları usulca önümüze serer. Birbirini tanıdığını sanan ama aslında birbirine yabancı insanların hikâyesi. Aynı sofrada oturup bambaşka dünyalarda yaşayanlar… Aynı yatakta uyuyup farklı rüyalarda kaybolanlar… Yalanlar sadece başkalarına söylenmez, bazen insan en büyük yalan...
Image
  Timbuktu: Bir Köpeğin Gözünden İnsanliğa Dair: Paul Auster’ın Timbuktu isimli romanı, sıradışı bir anlatım tarzıyla bir köpeğin gözünden insana, dünyaya ve yaşama dair derin bir sorgulama sunuyor. Roman, yalnızlık, sevgi, umut ve kaçınılmaz sona dair içsel bir yolculuk. Ama belki de en çok, bir “yarım kalmışlık” hissiyle sarıp sarmalıyor okuyucuyu. İşte beni de tam burada yakaladı. Kitabı bitirdiğimde içimde garip bir burukluk vardı. Bazı hikayeler vardır, bitişiyle sizi tatmin eder, tamamlanmış hissedersiniz. Ancak Timbuktu, tam aksine, bir eksiklik, bir karamsarlık bırakıyor. Sanki yalnızca Kemik Bey'in (köpek karakter) hikayesi değil, bizim de içimizdeki bir şey yarım kalıyor. Ve bu eksiklik, kitabın aslında en büyük gücü. Auster, okurun bu duygularla boğuşmasını istiyor belki de. Hayatı bir köpeğin gözünden görmek – onların sadakati, basit ama derin bakış açıları, insanlara duydukları koşulsuz sevgi – bu hikayeye başka bir anlam katıyor. Özellikle evcil hayvanları olanlar içi...